Teklifi verenlerin neden gerekli gördüğünü anlattığı bölüm (teklif metninden).
Gerekçeyi oku
Türkiye'de kadınlar her gün özel ve kamusal alanda sistematik erkek şiddetine maruz kalmakta,
bu şiddet sadece bireysel bir suç değil, aynı zamanda ataerkil toplumsal düzenin sürekliliğini
sağlayan yapısal bir baskı aracı olarak işlemektedir. Fiziksel, cinsel, psikolojik, dijital ve
ekonomik biçimlerde ortaya çıkan bu şiddet biçimleri, kadınların yaşam hakkım, beden
dokunulmazlığım, onurunu ve özgürlüğünü ihlal etmekte; kadınları korku, güvensizlik ve
kırılganlıkla kuşatılmış bir yaşam alamna mahkûm etmektedir. Şiddet döngüsü içinde yıllarca
hayatta kalmaya çalışan birçok kadın, kolluk güçlerine başvurduğunda korunamamalcta,
koruma tedbirleri uygulanmamakta veya yetersiz kalmaktadır. Sosyal hizmet sisteminin,
baroların, yargı organlanmn ve kolluğun bütünlüklü bir biçimde çalışmaması, kadınlan hayatta
kalabilmek için kendi özsavunmasını geliştirmeye zorlamaktadır. Ancak bu durumda dahi
kadınlar, yargı sistemi tarafından fail gibi yargılanmakta, "kasten adam öldürme" gibi suçlarla
ağır cezalara mahkûm edilmektedir. Kadmlann içinde bulundukları çaresizlik, süreğen tehdit,
fiziksel eşitsizlik ve devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olması, meşru
savunma kapsamında değerlendirilmemektedir.
Türk Ceza Kanunu'nda meşru savunma tanımı (TCK m.25), yalnızca "ani ve haksız saldırıya"
karşı, "orantılı ve derhal verilen tepkileri" kapsamakta; süreğen şiddet mağduru kadınların
içinde bulunduğu yapısal tehdit durumunu, geçmişe dönük şiddet öyküsünü, psikolojik
örselenme süreçlerini ve devletin koruma mekanizmalarındaki yetersizliği göz ardı etmektedir.
Böylece kadınların özsavunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmakta, ceza adalet sistemi erkek
şiddetini cezasızhkla ödüllendirirken, hayatta kalmak için özsavunma geliştiren kadını
cezalandırmaktadır. Bu teklif, "örselenmiş kadın sendromu"nun ceza hukukunda tanınmasını
ve bu kapsamda özsavunma hakkının yeniden yorumlanmasını amaçlamaktadır. "Örselenmiş
kadın sendromu", ilk kez ABD'de psikolog Lenore Walker tarafından tammlanmış, süreğen
aile içi şiddete maruz kalan kadınların travma sonrası gelişen bilişsel ve davramşsal tepkilerini
ifade eden klinik bir durumdur. Bu sendrom, kadının saldırıya uğramasa dahi kendini sürekli
tehdit altında hissetmesi, şiddeti önleyemeyeceğine inanması ve hayatta kalmak için son çare
olarak faile karşı savunma geliştirmesiyle karakterizedir. Dünya da hem psikoloji hem de adli
tıp literatüründe kabul gören bu tanım, pek çok ülkede ceza hukuku yorumuna dâhil edilmiştir.
Nitekim Türkiye'de Nevin Yıldırım, Çilem Doğan gibi vakalarda kadmlann özsavunma
kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, yıllarca süren şiddet geçmişleri, koruma başvıuulan,
tehditlerin sürekliliği göz ardı edilmiş; kadınlar ağır cezalara çarptırılmıştır. Bu durum, yalnızca
kadınların adalet arayışım değil, hukuk sistemine olan güvenini de zedelemektedir.
Anayasa'nın 10. maddesi gereğince devlet, kadınlar ve erkekler arasında fiili eşitliğin
sağlanması için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. 17. maddesi yaşam hakkını güvence
altına alırken, 36. madde adil yargılanma hakkını güvence altına alır. Ancak fiiliyatta bu
hakların kadınlar için işletilmediği görülmektedir. 6284 sayılı Kanun'un uygulanmasındaki
ihmaller, kadına yönelik şiddet karşısında etkin korunma yükümlülüğünün yerine
getirilmediğini göstermektedir.
Uluslararası hukuk da bu konuda devlete açık yükümlülükler getirmektedir. Türkiye'nin taraf
olduğu CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) ve CEDAW
Komitesi'nin 19 No'lu Genel Tavsiye Kararı, kadına yönelik şiddeti ayrımcılık biçimi olarak
tanımlamış, kadınların şiddetten korunmasını ve adil yargılanmasım taraf devletlerin görevi
olarak belirlemiştir. CEDAW sadece yasa önünde eşitliği değil, fiili eşitliğin sağlanmasını da
zorunlu kılmakta; kadına yönelik şiddeti önleyemeyen, özsavunmaya başvuran kadım
cezalandıran bir ceza hukukunu ayrımcı olarak tanımlamaktadır. Aynı şekilde, Birleşmiş
Milletler'in 1993 tarihli Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirgesi, özel
alandaki şiddetin de devletin sorumluluk alanına girdiğini açıkça vurgulamaktadır. Devletin
yalnızca şiddeti önlemek değil, şiddetin sonucu olarak ortaya çıkan özsavunma eylemlerine
karşı kadınları yeniden cezalandırmaması da bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. (yaşam hakkı), 3. (işkence yasağı) ve 6. (adil
yargılanma hakkı) maddeleri de bu yükümlülüğün hukuki temelini oluşturur. Sözleşme'nin 2.
maddesi, "yaşam hakkını" güvence altına almakta; devletin yalmzca bireyler tarafından yapılan
yaşam hakkı ihlallerini cezalandırmakla değil, aynı zamanda bu tür ihlalleri önlemek için
gerekli önleyici tedbirleri almakla jmkümlü olduğunu belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi (AİHM), Opuz/Türkiye (2009) kararında, devletin kadına yönelik şiddeti
önlemekteki sistematik yetersizliğini yaşam hakkı ihlali olarak değerlendirmiştir. Bu karar,
Türkiye açısından bağlayıcı nitelikte olup, kadınların yaşam hakkının yalnızca bireylerce değil,
devletin etkisizliği sonucu da ihlal edilebileceğini ortaya koymuştur.
3. madde, "işkence ve insanlık dışı veya onur kırıcı muamele yasağını" düzenlemekte olup,
devletin kadına yönelik şiddet karşısında etkili koruma sağlamaması durumunda bu hakkın da
ihlal edileceğini hükme bağlamaktadır. Kadına yönelik fiziksel ya da psikolojik şiddet, yalnızca
özel alandaki bir saldırı değil, aym zamanda devletin yeterli önlem almaması halinde kamu
gücünün dolaylı bir ihlali haline gelir. AİHM, devletin mağduru korumaya yönelik etkili ve
önleyici tedbirleri almaması durumunda, 3. maddeyi ihlal ettiğine hükmetmektedir.
6. madde ise "adil yargılanma hakkım" garanti altına almaktadır. Bu madde kapsammda,
kadınların özsavunma durumlarında fail gibi yargılanması; geçmiş şiddet öykülerinin, koruma
taleplerinin ve psikolojik örselenme hallerinin delil olarak dikkate alınmaması; tarafsız ve
cinsiyet eşitliğine duyarlı bir yargı pratiği geliştirilmemesi adil yargılanma hakkının ihlalidir.
AÎHM içtihatlarında, yalnızca biçimsel değil, fiili olarak adalete erişimin sağlanması gerektiği
vurgulanmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletin kadına yönelik şiddeti önlememesi veya etkili
soruşturma yürütmemesi halinde yaşam hakkını ihlal ettiğine hükmetmektedir. Aynı zamanda,
kadınların yargı süreçlerinde adil yargılanma haklarının toplumsal cinsiyet farklarını yok sayan
bir yaklaşımla ihlal edilmesi, ikincil mağduriyet olarak değerlendirilmekte; devletin pozitif
yükümlülüğünü yerine getirmediği anlamına gelmektedir
Tüm bu nedenlerle, kadınların özsavunma hakkım tanımayan ve erkeğin şiddetini cezasız
bırakan mevcut sistemin değiştirilmesi bir hukuk devleti ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi
açısmdan zorunluluktur. Ceza adalet sistemi, "tarafsız" ve "cinsiyetsiz" olduğu iddiasımn
aksine erkek egemen kodlarla işlemektedir. Feminist hukuk perspektifi, bu sistemin fail
merkezli işleyişini ifşa eder; adaletin ancak mağdurun deneyimini ve toplumsal cinsiyet
eşitsizliğini merkezine alan bir yaklaşımla sağlanabileceğini savunur. Bu teklif de kadınların
yaşadığı yapısal şiddeti hukuk önünde görünür kılmak ve eşitlikçi bir adalet sisteminin inşasına
katkı sunmak amacı taşımaktadır.
Bu amaçla, Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesine, "süreğen şiddet mağduru kadınların
özsavunma eylemleri, failin fiziksel üstünlüğü, tehditlerin devamlılığı, geçmiş şiddet öyküsü
ve devletin koruma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi durumlarında meşru savunma
kapsamında değerlendirilir" hükmü eklenecektir. Ceza Muhakemesi Kanunu'na, kadının
geçıriişe yönelik koruma başvuruları, şikâyet dilekçeleri, sosyal hizmet raporları, tanık
beyanları ve psikolojik değerlendirme raporları esaslı delil kabul edilir ibaresi eklenecektir.
Hakim, savcı ve adli kolluk görevlilerine yönelik, "toplumsal cinsiyet, şiddet döngüsü ve
kadınların adil yargılanma hakkı" konularında zorunlu hizmet içi eğitim düzenlemesi
yapılacaktır. Bu düzenlemeler yalnızca ceza hukukunda değil, aynı zamanda sosyal hizmetler,
medya, adli psikoloji ve eğitim sisteminde de dönüştürücü bir etkide bulunacaktır. Kadınların
sadece şiddete karşı değil, adaletsizliğe karşı da özsavunma hakkının tamnması, hukuk
sisteminin cinsiyet körlüğünün aşılması ve feminist adaletin kurumsallaşması yönünde hayati
bir adımdır.