Teklifi verenlerin neden gerekli gördüğünü anlattığı bölüm (teklif metninden).
Gerekçeyi oku
Mezarsızlık politikası, Türkiye'nin kurucu siyaseti olan ulus inşa sürecinde uygulanan temel
politikalardan birisidir. Asimilasyona tabi tutulan halkların hafıza kırımına uğratılması
bağlamında, söz konusu halkın nezdinde karşılığı olan önderlerin ve şahsiyetlerin mezar yerleri
saklı tutulmakta veya var olan mezarlar bilinmeyen yerlere taşınmaktadır. Devletin bu
yaklaşımı, başkaldırının liderlerini öldürmenin yanı sıra Kürtlerin toplumsal hafızasını da yok
etmeye yönelik bir amaç taşımaktadır. Bu kapsamda idam edilen Kürt liderlerinin mezar yerleri
devlet tarafından gizli tutulmakta ve eğitim sisteminin tarih ve politika öğretisinde bu katliamlar
bilgi kirliliği içerisinde öğretilmektedir. Bu şekilde o halk ile tarihi arasında var olan bağın
koparılması amaçlanmaktadır. Kürt halkı da tarihsel süreç içerisinde sürekli bu politikaya
maruz bırakılmaktadır. Kürt halkı için önemli birçok önder ve şahsiyetin mezar yerleri hâlâ
bilinmemektedir. Bu nedenle Kürt halkı, kendileri için tarihi ve manevi önemi olan şahsiyetlerin
mezar yerlerinin açıklanmasını, üzerlerine atılı olan suçlamaların sonucu olan idari ve mahkeme
kararlarının iptal edilmesini talep etmektedir.
Mezar nedir, neden hemen hemen bütün dinlerde, inançlarda, felsefelerde ve toplumsal
yaşamda kutsanmaktadır? Düşman dahi olsa cenazeye neden saygı duyulur veya saygı
duyulması beklenir? Her inançtan insan, kendi cenazesini gelenek ve ahlak kurallarına göre
neden defnetmek ister? Böylece bitmeyen sorular ve sorulara verilen her cevabın beraberinde
yeni soruları getirdiği mezarın anlamı; antropoloji, sosyoloji, tarih, siyaset bilimi, psikoloji ile
birlikte bütün bilimlerin kendi bağlamında uzayıp giden cevaplanmış veya cevaplanmamış
binlerce soruyu sıralamaktadır.
Mezar, toplum olmanın; bellek ve hafızanın en somut, en rafine hâlidir. Çünkü toplumsallaşma
veya insanlaşma, gömü etrafında, yani mezar bilincinin oluşumuyla başlar. Mezar aynı
zamanda, söz konusu topraklarda kimin yaşadığına dair bir vesika ve hafızayı da tanımlar. Eva
Domaska tarih ile mezar arasındaki ilişkiyi; “Ölüm olmasaydı, tarih de olmazdı. Tarih ölümden
beslenir. Tarih mezarda başlar” diye tarif eder. Buna karşın devletler de tarihini olmasını
istemediği halkların mezarlarını yok ederek, söz konusu halklar ile tarihi bağlarını koparmaya
yönelik politikalar uygular.
Kürtler, diğer halklar gibi kendi ölüsüne verdikleri olağan anlamla bu hafızayı diri tutmak
adına, ulusal mücadele sürecinde kültürel miras bağlamı ile birlikte politik olarak da ölüsüne
ve mezarına güçlü bir anlam atfetmektedir. Bütün toplumlar ölülerine büyük anlam atfeder,
onlara saygı ve sadakatle yaklaşır, onları gelenek ve inançlarına göre doğru buldukları, layık
gördükleri şekilde gömer ya da gömmek isterler.
Bu bağlamda ölen veya öldürülen kişi, dini ritüellerin yerine getirilmesi için ailesine veya
ailesini temsilen ait olduğu topluma verilir. Aksi hâlde, ölen ya da öldürülen birinin bedenini
ailesine vermemek, Antigone'de olduğu gibi onu aynı zamanda yas tutmaktan da alıkoymak
demektir. Sophokles, 4mfigone tragedyasında Kreon'a “Mezara gömülmeyecek ve yası
tutulmayacak.” sözünü söyletir. Bu şekilde ölüm, mezarlık ve yas arasındaki bağlantıyla birlikte
egemenin kimin yasa layık olup olmadığını belirleme ilişkisini açıkça ortaya koyar.
Dolayısıyla ölen bir insanın mezarsız ve yassız bırakılması aynı zamanda politik bir durumdur.
Egemenin ölüyü mezarsız bırakması, Öteki'yi insanlık ve yurttaşlık statüsü dışında tutmanın
mesajıdır. Tıpkı Tebes Kralı Kreon'un, birbiriyle savaşan iki yeğeninden kendisine sadık olan
için gösterişli bir cenaze merasimi yapılmasını; isyan eden yeğeni için ise yas tutulmasını
yasaklayarak cesedinin savaş meydanında bırakılıp kurda kuşa parçalatılmasını emretmesi gibi,
kimin yurttaşlık yasasına tabi olup olmadığına karar vermiş olmasıdır. Böylelikle öteki,
egemene karşı mücadele eden ve onun iktidarını reddeden muhalif bir kimse olarak yaşamış ve
böyle ölmüşse, onun mezarsız bırakılması ve yasa tabi kılınmaması, Öteki'yi “tarih dışına itme”
uğraşını da ifade etmektedir. Böylelikle onun şahsında mensubu olduğu halkı hafızadan ve
dolayısıyla kendi tarihinden yoksun bırakmanın politik tutumu ortaya konmaktadır.
Yüzyılı aşkın bir süredir mezarsızlığa sistemli bir şekilde maruz kalan Kürtlerin durumunu da
bu bağlamda ele almak gerekmektedir. Sophokles'in Antigone tragedyası bu durumu bütün
yönleriyle ifade eden önemli bir örnektir. Bu örnekten anlaşıldığı üzere egemen olmak, temel
anlamda kimin yaşayıp kimin öleceğine; ölümün şekli, anlamı ve değerinin ne olacağına; yasın
tutulup tutulmayacağına, tarihi bir vesika olan mezar ve cenazelerin gömüldüğü toprak
üzerinden bugün ile bağının kurulup kurulmayacağına karar verme yetisine sahip olmaktır.
Yukarıda açıkça ifade edilen anlamıyla, Eva Domaska'nın ifadesiyle tarih mezarda başlıyorsa
eğer, egemen, mezarını ve ölümü neden senden alır? Neden başucunda oturup gözyaşını
dökebileceğin bir mezar taşına tahammül edemez? gibi birçok sorunun cevabı da burada
saklıdır. Ve bugün şahit olduğumuz Kilyos'ta kaldırıma cenazelerin neden gömüldüğünün
cevabını da bu bağlamda öğrenmiş oluyoruz.
Oysa her cuma günü topluca tekrar edilen öğretiye göre cenazelere müdahale edilemez, cenaze
geçtiğinde ayağa kalkılır ve saygı gösterilir. Düşman da olsa bu böyledir. Buradan anlaşıldığı
üzere, anayasal yurttaş olarak kabul edilmeyen Kürt halkı resmi olarak kabul edilen dine/dinlere
de tabi olarak görülmemekte, beşeri ve ilahi bütün yasaların dışında tutulmaktadır. Aksi hâlde
Kürdün cenazesine asgari saygının dahi gösterilmemesinin, Kürdü asimile etmek için
hissizleştirmekten başka bir anlamı olamaz.
Biliyoruz ki mezar, toplum olmanın; bellek ve hafızanın en somut hâlidir. İnsan, yaşama ve
ölüme yüklediği anlamlar etrafında oluşturduğu sembol ve ritüellerle zamansal ve mekânsal
devamlılığını sağlar. Halklar mezarlarıyla zamana ve mekâna iz düşer, varlıklarını tarihe ve
toprağa kaydederler.
Buradan bakıldığında, mezarlıklar insanoğlu tarafından tarihin her döneminde bir hafiza ve
anma mekânı olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte bütün dinlerde kutsal sayılan mezarlıklar
daima bir dokunulmazlığa sahip olagelmiştir. Çünkü her toplum mezarlıkları, kendi
geçmişleriyle bağ kurmanın bir aracı olarak görürken, mezarlıklar dinin de vazgeçilmez bir
parçası sayılmıştır. Buna rağmen geçmişte yürütülen politikalar kapsamında toplumun önde
gelen şahsiyetlerinin mezarları ya tahrip edilmiş ya da ortadan kaybedilmiştir.
Mezarları yok etme pratikleri, bellek yitimi ve hafıza kaybını gerçekleştirme; yani yok etme
iradesinin ifadesidir. Kürdün mezarına tahammülsüzlük, onu varlık olmaktan çıkarma ve kendi
içinde eritmeyi gerçekleştirme amacını taşımaktadır. Bu, bütüncül bir devlet politikasıdır.
Yıllardır süregelen mezarsızlık politikalarından dolayı bugün bile Şeyh Sait, Said-i Kurdi
(Nursi) ve Seyid Rıza'nın mezar yerleri bilinmemektedir. Her ne kadar son yıllarda toplum
liderlerinin mezar yerlerinin tespit edilmesi talebi yüksek sesle dile getirilse de şu ana kadar
herhangi bir adım atılmamıştır.
Mezarlıklar, felaket mahallindeki bütün enkazın, molozların ve mitosların biricik taşıyıcısıdır.
Mezarlıklar tarihin somut materyalleridir. Bir yerleşim yerinin ne kadar eski olduğunun
göstergelerinden biri hiç şüphesiz oradaki mezarlıklardır.
Buradan yola çıkınca, Türkiye'de muhalif kesimlerin ölülerinin mezarlardan çıkarılması,
mezarlıklarının tahrip edilmesi, yerinden alınıp başka bir yere taşınması; Ermeni mezarlığı
üzerine tuvalet yapılması gibi kimi politikalar, iktidardaki partinin sadece Türk toplumunun
milliyetçilik duygularına seslenen birer çağrısı değildir. Bu durum, bir çağrı olmanın çok
ötesinde, devletin varoluşsal kodlarında yer etmiş bir kuraldır.
Devletler varlığını ancak bedenler üzerinden şekillendirebilir. Biyoiktidar için aynı zamanda
bir savaş alanı olan muhalif bedenler, kendisinin bu bedenler/cenazeler üzerinde ortaklık
kuracağı bir yer değil, tam tersine üzerinde mutlak hegemonya kuracağı bir fetih alanı olarak
görülür. Yani kurbanın, ölünün bedeni de içinde bulunduğu mezarlık da egemen açısından bir
fetih alanıdır.
Bunun güncel bir örneğini bugün de yaşıyoruz. Son olarak 267 Kürt gencinin mezarının
bulunduğu Bitlis”teki Garzan Mezarlığı, iş makineleriyle bütünüyle yıkılmış; mezarlıktaki
cenazeler yerlerinden çıkarılmış, İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderilmiş, bazılarının ise
İstanbul Kilyos”ta kaldırımların altına defnedildiği anlaşılmıştır.
Sözünü ettiğimiz ölümler politik ölümlerdir. Dolayısıyla hem yaşamlarının hem de ölümlerinin
toplum üzerinde ciddi etkisi vardır. Bunun bir sonucu olarak da ölüler arasında ciddi bir
hiyerarşi uygulanmaktadır. Kürtlerin maruz kaldığı mezarsızlık meselesi aynı zamanda bir
hiyerarşi meselesidir.
Bu politikalar, Türkiye'nin kurucu siyaseti olan Türklük kimliğinin inşa edilmesinden beri
süregelen bir sancıdır. O gün olduğu gibi bugün de aynı politikanın Kürtlerin cenazelerine
uygulanması, bu tarihsel kodların hâlen geçerliliğini koruduğunu göstermektedir. Dolayısıyla
buradan bakıldığında, söz konusu uygulamaların günlük politikaların değil, tarihsel bir
politikanın izdüşümü olduğu görülmektedir.
Özellikle 1920'li yıllardan bu yana uygulanagelen mezarsızlık politikaları, toplumun
cezalandırılmasının yanında insanların geçmişleriyle bağını koparmayı amaçlamıştır. Dünya
tarihinde birçok iktidar tarafından devreye sokulan bu politikalarla insani değerler ihlal edilip
toplum vicdanı incitilirken, aynı zamanda demokratik ilkeler de yok edilmiştir.
Buna bağlı olarak, cezalandırıldığını düşünen toplum kesimleri açısından mezarsızlık
politikalarına muhalefet, demokratik bir yaşam talebinde bulunmanın ahlaki ve vicdani gereğini
oluşturmaktadır. Çünkü insanlık tarihi boyunca ölülere ve mezarlıklara saygı duyulması önemli
bir insani değer olarak kabul görmüştür.
Bugün mezar yeri hâlen bilinmeyen şahsiyetlerden biri olan Şeyh Sait, 29 Haziran 1925'te
“Şeyh Sait İsyanı” olarak nitelendirilen olayların ardından 46 arkadaşıyla birlikte Diyarbakır
Dağkapı Meydanı'nda idam edilmiştir. Bunun yanında Şeyh Sait'in kişisel eşyaları dahi
ailesine verilmediği gibi mezarının nerede olduğu da bilinmemektedir.
Yine 23 Mart 1960 yılında Şanlıurfa'da vefat eden Said-i Kurdi (Nursi), Halilurrahman
Dergâhı'na defnedilmiş; ancak 12 Temmuz 1960'ta 27 Mayıs darbe iktidarının talimatıyla
mezarından kaçırılarak açıklanmayan bir yere nakledilmiştir. Bu sebeple Said-i Kürdi
(Nursi)'nin mezar yeri de hâlen bilinmemektedir.
Aynı şekilde 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ ilinin Buğday Meydanı'nda idam edilen Seyid
Rıza'nın mezar yeri de bilinmemektedir. Kürt halkı için önemli bir yeri ve değeri olan bu üç
şahsiyet ile birlikte mezar yeri bilinmeyen birçok şahsiyet bulunmaktadır.
Dolayısıyla, isimleri belirtilen bu şahsiyetlerin mezar yerlerinin ailelerinden ve sevenlerinden
gizlenmesi, çağdaş hukuk normlarıyla birlikte İslam hukukuna da aykırıdır. Çünkü İslam
hukukunda düşmanın cesedine bile insanlık dışı muamele yapılamayacağı ve cesetlerin ortada
bırakılamayacağı belirtilmektedir. Bunun yanında evrensel hukuki değerler de ölen kişilerin
mezar yerlerine saygı gösterilmesi ve kişisel eşyalarının yakın akrabalarının isteği
doğrultusunda iade edilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.
Bu bağlamda, tarihsel süreçte en önemli dönem, hukuki dayanağı olmayan İstiklâl
Mahkemelerinin vermiş olduğu kararlardır. 68 numaralı Meclis Kararı ile 9 Kasım 1920'de
Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi kurulmuş ve 12 Nisan 1925'te Diyarbakır'da görevine
başlamıştır. Bu mahkeme tarafından Şeyh Sait ve 46 arkadaşı hakkında idam kararı verilmiş;
cezalar 29 Haziran sabahı infaz edilmiş ve cenazeler bilinmeyen bir yerde gömülmüştür.
Bütün bu nedenlerden dolayı, mezarsızlık politikası bağlamında ölüler üzerinden uygulanan bu
hukuksuzluğa son verilmesi; toplumsal talepler doğrultusunda bir adım atılarak, Kürt halkı ile
birlikte mütedeyyin kesimler için önemli bir yeri olan Said-i Kurdi (Nursi), Şeyh Sait, Seyid
Rıza ve Cibranlı Halit Bey ile birlikte bu politik uygulamaya tabi tutulan bütün şahsiyetlerin
mezar yerlerinin tespit edilerek ailelerine iade edilmesi son derece önemlidir.
Cenevre Ek 1 Protokolünde “kayıp ve ölü kişiler? kısmında söz konusu ölen kişilerin
ve bu kişilerin kalıntılarına saygı gösterilmesi, bu tür kişiler için ayrılan mezarlık alanlarına
saygı gösterilmesi, ölenlerin kalıntılarının ve kişisel eşyalarının yakın akrabalarının isteği
üzerine iade edilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Bu kapsamda, idam edilen şahsiyetlere ait eşya, belge ve mülkiyetinde olup
mirasçılarına verilmeyen ayni ve nakdi bütün varlıkların mirasçılarına iadesi edilmesi
gerekmektedir.
Devlet, Kürt sorunun çözümü için bir iyi niyet göstergesi olarak söz konusu
şahsiyetlerin şahsından Kürt halkından özür diler ve tazminat ödemeyi kabul ederek toplumsal
barış adına önemli bir adım atmış olur. Bu adım ile devlet Türkiye'de yaşayan halklar ile
geçmişte yaşadığı sorunlar bağlamında bir yüzleşme gerçekleşerek güçlü bir gelecek inşa adına
önemli misyon ve rol üstlenmiş olur.