Teklifi verenlerin neden gerekli gördüğünü anlattığı bölüm (teklif metninden).
Gerekçeyi oku
Türkiye'de kamu yönetimi merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Katı merkeziyetçi politikalar
ülkemize fayda sağlamadığı gibi farklı kültürler üzerinde ayrışmaya neden olmaktadır. Zira
halkın yönetime katılım imkanları kısıtlanmakta, kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir
şekilde sunulması zorlaşmakta, insan hakları ve demokrasi anlayışıyla uyumlu bir biçimde
ülkedeki farklı dil ve kültürlerin tanınması, korunması ve geliştirilmesi yönündeki politikaları
güçleştirmektedir.
Ülkemizde kamu hizmetleri, halkın ihtiyaçlarına değil merkezi yönetimin sarsılmaz
ideolojisine hizmet eden politikalarla yürütülmektedir. Bunların başında dillere uygulanan
asimilasyon politikaları gelmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren ülkede farklı diller konuşan toplumsal
kesimlerin varlığına rağmen, tek dilci bir politika izlenmiştir. Ulusal birliği sağlama amacıyla
tek dilci bir politika benimseyen yeni rejim, Türkçe konuşmayı, Türklüğün temel
göstergelerinden biri olarak kabul ederken, diğer anadillerin konuşulmasını ise rejime yönelik
bir tehlike olarak algılamış, bu tehlike algısı diğer anadillere yönelik yasaklayıcı ve asimile
edici önlemlerin alınmasını beraberinde getirmiştir.
Alınan bu önlemlerle, Türkçe dışındaki anadillerin kamusal alana girişi engellenmiş ve
kamusal alan, dilsel bakımdan homojenleştirilmiştir. Birliği, her alanda tekliğe indirgeyen
Cumhuriyet yönetimi, bu bağlamda bölücü unsurlar olarak gördüğü dini, sınıfsal ve etnik
göstergelerin kamusal alandaki görünürlüklerini mutlak yasak kapsamına almıştır. Dini
göstergelerin yasaklanması, Laiklik çerçevesinde gerçekleştirilirken, sınıfsal göstergelerin
yasaklanması, ülkede zaten sınıfların olmadığı teziyle meşrulaştırılmıştır. Etnik göstergelerin
yasaklanması ise Türkleştirme politikasıyla yansımasını bulmuştur. Bu yasaklar kamusal
alanın homojenleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu bağlamda ülkede devlet eliyle
yaratılan kamusal alan, dönemin “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” sloganına koşut
bir biçimde laik, sınıfsız ve milli/Türk karaktere büründürmüştür.
Türkçe'den başka dillerin konuşulmasına ilişkin tedirginlik, 1927 yılında, bu dillerin
konuşulmasının engellenmesine ilişkin girişimlerin de başlamasına neden olmuştur.
“Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası bu dönemde başlamıştır.
Siyasal iktidar, dilsel asimilasyon amacıyla yasaklama ve yok sayma yöntemlerinin dışında,
çeşitli kurumlar aracılığıyla Türkçe'nin yaygınlaştırılması ve böylece diğer dillerin
kullanılmasının önlenmesi yolunda, çalışmalar yapmıştır. Bu amaçla Türk Dili Tetkik
Cemiyeti, 1935*e kadar olan dönemde Öztürkçecilik hareketini başlatmıştır. 1935 sonrasında
“Güneş Dil Teorisi” ile başlayan süreçte temel olarak tüm dillerin Türkçe'den kaynaklandığı
2
ileri sürülerek, Türkiye topraklarında bulunan diğer etnik grupların dillerinin varlığı ve
meşruluğu da reddedilmiştir. Ardından geliştirilen taşradaki kültürel çoğulculuğun
etkisizleştirilmesinde önemli rol oynayan, Türk Ocakları ve Köy Enstitüleri, Türkçe dışında
dil kullanımının önlenmesi ve Türkçe'nin öğretilmesi/yaygınlaştırılması konusunda etkili
olmuştur.
Dilsel asimilasyon politikasının diğer bir aracı da İskan Kanunu'dur. 1934 yılında yürürlüğe
giren kanun, Türkçe dışında dillerin kullanımını engellemeye yönelik bir amaçla çıkarılmıştır.
1980'li yıllara kadar bu tezlerle yürütülen dil politikası, 19 Ekim 1983 tarihli 2932 sayılı
“Türkçe'den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” un kabulü ile beraber
Türkiye'de, Türkiye Cumhuriyeti?nin tanıdığı devletlerin (İngiltere, Fransa, Almanya vs gibi)
birinci resmi dilleri dışındaki herhangi bir dilde düşüncelerin açıklanması, yayılması ve
yayınlanması yasaklanmıştır. Böylece Türkçe dışındaki anadilleri konuşmak resmi olarak
engellenmiştir. Yasanın 3.maddesi ile “Türk vatandaşlarının ana dili Türkçe'dir” demek
suretiyle resmi dilden öte anadile gönderme yapan, bir başka deyişle resmi dili anadile,
Türkçe'ye eşitleyen bir anlayış sergilenmiştir. Nitekim bu yasa 1991 yılında kaldırılıncaya
kadar Türkçe'den başka dillerin anadili olarak kullanılmasına yönelik her türlü faaliyette
bulunulması, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, Türkçe”den başka dilde yazılmış afiş, pankart
vb ses görüntü bantları ve diğer anlatım araç ve gereçleriyle yayım yapılması, yasaklanmış ve
yasaya aykırı davrananlar hakkında ağır hapis ve para cezaları öngörülmüştür.
1990 yıllara kadar devam eden bu süreç, yasal düzlemde yapılan bir takım değişikliklerle
kırılmaya uğramıştır. 1991 yılında, 2932 Sayılı Yasanın kaldırılmasıyla, Türkçe dışındaki
dillerde konuşmak, şarkı söylemek, kaset, plak çıkarmak mümkün hale gelmişse de getirilen
serbestlik oldukça sınırlı olmuştur. Çünkü yapılan düzenlemeyle sağlanan serbestlik, eğitim,
yayın gibi bir dilin öğrenilmesine, yaygınlaştırılmasına yönelik boyutları içermemiştir.
2932 Sayılı Yasa kaldırılmış olmakla beraber, Anayasa'nın “kanunla yasaklanmış herhangi
bir dilin düşüncelerin açıklanmasında ve yayında kullanılmayacağını belirten 26. ve 28.
Maddeleri yürürlükten kaldırılmamıştır. Anayasa'nın bu maddeleri 10 yıl sonra 2002 yılında
yapılan AB uyum paketleriyle değiştirilmiştir.
Yine söz konusu yasanın kaldırılmasıyla, Türkçe dışındaki anadillerin kamusal ve özerk
alanlarda kullanımına izin verilmekle birlikte, Türkçe dışındaki anadillerin kullanımı pek çok
kanunla “dilsel farklılıklarla azınlık yaratma” gerekçesiyle yasaklamıştır. Özellikle parti
kapatmalarda, dilsel farklılık yoluyla azınlık yaratma suçlaması yoğun bir biçimde
kullanılmıştır.
2002-2004 yılları arasında Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde, AB'nin çok kültürlülük felsefesi
çerçevesinde kültürel çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi yolunda uyguladığı politikalara
uyum sağlayabilmek, AB üyeliğinin siyasi kriterleri olan Kopenhag Kriterlerinin gereğini
yerine getirmek amacıyla “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Kanun” gözden geçirilerek, kanuna yapılan eklemeyle, Türkçe dışındaki farklı dil
ve lehçelerde yayın yapılması mümkün hale gelmiştir. Getirilen serbestliğe rağmen yayın
hakkı saatlerle sınırlandırılmış ve yayının sadece TRT tarafından yapılacağı belirtilmiştir.
Neyse ki, 2004 yılında yapılan yeni düzenlemeyle TRT ye tanınan tekel kaldırılmış, yayın
yapabilme hakkı ulusal radyo ve kanallara da tanınmıştır.
Tüm bu yasal düzenlemeler, Türkiye'deki yasaklayıcı dil politikasının terkedilmesinde önemli
dönemeçlerdir. Yapılan değişikliklerle, devletin Türkiye'de yalnızca Türklerin yaşadığı
şeklindeki söyleminde bir kırılma meydana gelmiş ve inkar edilen etnik gruplar, özellikle de
Kürtler tanınmaya başlanmıştır.
Ancak bu noktada önemli olan dil politikasında yaşanan dönüşümün asıl nedenin ne
olduğudur. Şimdiye kadar anadile yönelik politikalar ve yasal düzenlemelerdeki sınırlamalara
ve yasal düzenlemelerin zamanlamasına bakıldığında, tüm bu bir kısım özgürlüklerin asıl
nedeninin, Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde dayatılan çok kültürlü yapıyı tanımak olduğu
söylenebilir. Buradan yola çıkılacak olursa, dil politikasında yaşanan bu dönüşümün kamusal
alanın homojen/milli karakterinin sarsılması ve alanın genişlemesinde bir değişiklik yaratıp
yaratmadığı önemlidir. Ne yazık ki gelinen süreçte farklı dillerde kamusal hizmet yürütmek
amacıyla çok dilli belediyecilik hizmeti sunan, yerel yönetimciler hakkında davalar açılmış ve
çok dilli hizmetin yürütülmesi idari kararlarla engellenmiştir. Buda göstermiştir ki, zihniyetin
aslında değişmediği, devletin hala çok kültürlü yapısından rahatsız olduğu, gerçek niyetin
özgürlükleri sağlamak ve kültürleri yaşatmak olmadığıdır. Anadilin kullanılmasının kamusal
alanda önünü açacak düzenlemelerin yapılması ve politikaların yürütülmesi artık acil bir
biçimde ihtiyaçtır.
Ülkemizde, Anayasa'nın 3. Maddesiyle “Türkiye Devleti, Ülkesiyle ve milletiyle bölünmez
bir bütündür. Dili Türkçe'dir” ibaresi bu ihtiyacın karşılanmasında meseleyi sorunlu hale
getirmektedir. Çünkü milletin bölünmez bütünlüğü ifadesi, Anayasa'nın ruhunu ortaya
koymaktadır. Bu ibare, farklılıkları göz ardı eden, çoğulculuğu reddeden bir anlayışın
ürünüdür. Bu bağlamda “Dili Türkçe'dir” ifadesi resmi dilden öte anadile gönderme yapan,
bir başka deyişle resmi dili anadile, Türkçeye eşitleyen bir mantık içermektedir.
Her ne kadar Anayasa'da, dil konusunda yasaklayıcı hükümlerin varlığıyla birlikte,
Anayasa'nın 12. maddesinin “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez
4
temel hak ve hürriyetlere sahiptir” hükmünün kişi hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesi
maksadına dönük olduğu, 10. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar.” hükmü ile devletin her türlü faaliyetinin, tüm
vatandaşları için eşit bir biçimde yürütülmesi gerektiği amacı taşıdığı açıktır. Buradan yola
çıkacak olunursa, dil hakkının Anayasa'nın 12. maddesi ile kişiliğe bağlı, devredilemez ve
vazgeçilemez temel bir hak olduğu ve bu hakkın kısıtlanmasının değil, siyasi iktidarlarca tüm
kesimlere eşit bir biçimde geliştirilmesi gerektiği açıktır.
Dil haklarının, 20 yüzyılın başında gösterdiği gelişme, uluslararası hukukta ta kendini
göstermiştir. Bir çok uluslararası sözleşme ve bildirge, özelde dil ve genelde kültürel haklara
atıfta bulunmaktadır. Bunlardan biri olan 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi'nin (Türkiye bu beyannameyi 6 Nisan 1949 tarihinde imzalayarak kabul
etmiştir) 2 nci maddesinde şu ifade yer almaktadır: “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi
veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir
fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden
istifade edebilir.”Bu hükümle, insan hak ve hürriyetlerinin ayrımsız “herkes” o için
uygulanacağı ifade edilmektedir.
İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin 14 üncü
maddesinde de tanınan hak ve hürriyetlerin “hiçbir ayrımcılık” yapılmaksızın uygulanacağı
hükme bağlanmıştır.
Lozan Barış Antlaşması, Türkiye'de yalnızca gayrimüslimleri azınlık olarak tanımakla
birlikte, 39.maddesi ile Türkçe dışındaki dilleri konuşan halkların, dilsel haklarını da koruma
kapsamına almıştır.
Türkiye'de 23 Mart 1976 tarihinde onaylanarak yürürlüğe giren “Siyasi ve Medeni Haklar
Uluslararası Sözleşmesi”nin 2 nci Maddesi'nde ise şöyle denilmektedir: “Bu sözleşmeye taraf
her devlet, bu sözleşmede tanınan hakları, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir
fikir, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi herhangi bir nedenle
ayrımcılık yapılmaksızın, kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan
bütün bireyler için güvence altına almayı ve bu haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.” Tüm
bu uluslararası sözleşmeler dil hakkını siyasi iktidarların keyfiyetine bırakmayacak şekilde
güvence altına almayı amaçlamaktadırlar. Nitekim bu sözleşmelere imza atan ülkelerde farklı
kültürlerin en temel hakları, yıllar önce korunmuştur.
Modern demokrasilerde özelliklede çok kültürlü Avrupa ülkelerinde, farklı gurupların başta
dil hakkı olmak üzere kültürel haklarının tanınması ve korunması, çağdaş demokrasilere ayak
uydurma gereğinin yanı sıra bu kültürleri yaşatma ve geliştirme mantığına da dayanmaktadır.
İsviçre, Belçika, İspanya gibi ülkelerde, bölgesel dillerin hakim dilin etkisinden kurtararak
yok olmasını engellemek adına, kamusal hizmetler, çok dilli verilmektedir. Avrupa ülkeleri
yanında bu gün birçok az gelişmiş ülkelerde de çok dillilik kamusal alanda kullanılmaktadır.
Irak Cumhuriyeti Anayasasında, devletin iki tane resmi dili vardır, Arapça ve Kürtçe. Iraktaki
bütün resmi yazışmalar hem Kürtçe hem Arapça yapılır. Tuzhurması ilinde nüfusun 9650'sini
Türkmenler oluşturduğu için üçüncü resmi dil Türkmencedir. Anayasada tanınan iki resmi
dile ek olarak belli yerlerde üçüncü resmi dil devreye girmektedir. Kürdistan Federe
Yönetiminde, Ankava Bölgesi, Kürdistan Federal Bölgesinin içindeki alt federal bölge
şeklinde örgütlenmiş bölgelerden biridir. Ankava Bölgesinde Hıristiyanlar, Asuriler ve
Keldaniler bütün kamusal alanda Asurice kullanmaktadır. Belediyecilik hizmetleri, emniyet
ve bütün resmi kurumlar iki dilli (Kürtçe ve Asurice) uygulamaya geçmiş olup resmi yazışma
dili yine Kürtçe ve Asurice dir. Sincar Bölgesinde yoğunluklu olarak Yezidiler yaşamaktadır.
Eğitim ve kamusal dilleri hem Arapça hem Kürtçedir. Resmi yazışma dili Kürtçe ve
Arapçadır. Altınköprü'de yoğunluklu olarak Türkmenler yaşamaktadır. Bütün kamusal alanda
ve resmi yazışmalarda Türkmence ve Kürtçe kullanılmaktadır. Daha birçok bölgede etnik
yapının farklılığına bağlı olarak resmi dil ve kamusal dilde çeşitlilik kazanmıştır.
Türkiye'de de çok kültürlü ve çok dilli bir yapı mevcuttur. Türkçe'nin devlet faaliyet ve
hizmetlerinde tek başına kullanılması, Türkçeyi bilmeyenler için zorluklar meydana
getirmektedir. Bugün ülkemizin batısı ile doğusunda, bölgenin genelinde o bölgede yaşayan
vatandaşlarımızca Türkçe dışında farklı dillerde konuşulmaktadır. Özellikle Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, yalnızca Kürtçe konuşan, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımız
bulunmaktadır. Aynı şekilde ülkemizin kuzeyinde ve batısında da Türkçe dışında Lazca,
Çerkesce ve daha birçok farklı dili konuşup, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımız bulunmaktadır.
Türkçeyi bilmekle beraber anadillerinde kendilerini daha iyi ifade eden ve anadillerini
konuşmayı tercih eden vatandaşlarımızda bulunmaktadır. Bu vatandaşlarımız, askerlik, vergi,
oy verme vb vatandaşlık hukuku gereği tüm yükümlülüklerini yerine getirmekte iken sunulan
kamu hizmetlerinin sadece Türkçe verilmesinden dolayı, bu hizmetlerden Türkçe bilenlere
göre eşit faydalanamamaktadır.
Sosyal bir devlet olmanın gereği olarak kamusal hizmetleri bireylere daha etkin ve yaygın bir
biçimde sunabilmelinin yolunun bireylerin en kolay anlayabilecekleri ve uyum gösterecekleri
dilde yani anadilde hizmet sunmayla gerçekleşecektir. Ana dilde hizmetin, tek dilde hizmete
6
göre daha fazla fayda sağlayacağı da muhakkaktır. Yapılan araştırmalar, bireylere ulaşma ve
onları ikna edebilmenin en vazgeçilmez yolunun, ana dilin kullanımı olduğunu ortaya
koymaktadır. Bu şekilde bulunduğu yerdeki kurallara uyumda daha fazla gerçekleşerek bir
düzen sağlanmış olacaktır.
Kamusal hizmetler demokratik ülkelerde yerel yönetimler tarafından etkin olarak
sağlanmaktadır. Yerel yönetimlerin demokrasi bakımından taşıdığı önem, Türkiye'nin de
imzaladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nda güçlü bir biçimde vurgulanmıştır.
Şart'ta (m.4/3) kamusal hizmetlerin halka en yakın birimlerce yerine getirilmesi ilkesi yer
almış ve kamu hizmetleri ile ilgili karar alma süreçlerine, yöre halkının etkin katılımının
gerekliliği vurgulanmıştır. Halkın kamu hizmetlerine katılması ve etkin bir biçimde kamu
hizmetlerinden yararlanmasının önündeki engeller, ülkemizde AYYÖŞ'nın getirdiği bu
ilkenin işlerliğini de bertaraf etmektedir. Zira Türkçe dışındaki dillerde kamusal hizmetin
önünün açılması ile kendini anadiliyle daha iyi ifade edecek olan vatandaşların kamusal
hizmetlerde etkin katılımı sağlanarak AYYÖŞ”nin 4/3. maddesi de daha iyi bir biçimde
uygulanır hale gelecektir.
Türkiye'de Türkçe dışındaki anadillerde konuşan toplumsal grupların kamusal alana katılması
ve dolayısıyla kamusal alanın çoğullaşması, kamusal alanın demokratikleşmesi ve
zenginleşmesi bakımından da fayda sağlayacaktır. Hukuk devletinde ne çoğunluğun azınlığa
ne de azınlığın çoğunluğa karşı dayatması, zorlaması, keyfi davranışı olabilir. Çünkü “hukuk
devleti” adı verilen yönetim biçiminin gerçekleştirilmesinde gerekli unsurların en başında da
“kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması” gelmektedir. Bu nedenle etnik farklılığa
sahip vatandaşının sayısal azlığına ya da çokluğuna bakmaksızın onun en temel haklarını
korumak ve yaşatmak bir devletin hukuk ve demokratik bir devlet olmasının gereğidir.
Yine TBMM'de Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun 7.3. Hak ve
Özgürlüklerin Genişletilmesi ile İlgili Düzenlemeler başlığı ile ifade edilen “Doğuştan
gelen, dokunulamaz ve devredilemez nitelikteki, insan onurunun vazgeçilmez bir parçası
olan temel hak ve özgürlüklerin tam ve eksiksiz kullanılmasının önündeki engellerin
kaldırılması hedefiyle mevzuat gözden geçirilmelidir.” önerisi doğrultusunda devredilemez
haklar kategorisi içinde yer alan anadilinde eğitim hakkı ve çok dilli kamusal erişiminin
güvenceye alınması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması tavsiye edilmiş, bahse konu
müşterek rapor oylanmıştır. Bu anlamda parlamentonun tarihsel sorumluluğunu yerine
getirmesi kaçınılmazdır.