Teklifi verenlerin neden gerekli gördüğünü anlattığı bölüm (teklif metninden).
Gerekçeyi oku
Zorla kaybetme uygulamaları, sadece kişilerin yaşam hakkını ellerinden almakla
kalmayıp, ailelerini ve toplumu bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve yas süreciyle cezalandıran
en ağır insanlık suçlarından biridir. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde 2006 yılında kabul
edilen ve 2010 yılmda yürürlüğe giren "Herkesin Zorla Kaybettirilmeye Karşı Korunmasına
İlişkin Uluslararası Sözleşme", bu fiili insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlamakta ve
zamanaşımına uğratılamayacağını hükme bağlamaktadır. Dünyada geçmişle yüzleşmeyi
başaran ülkeler (örneğin Arjantin ve Güney Afrika), kurdukları Hakikat Komisyonları ve adli
süreçler sayesinde hem kayıpların akıbetini ortaya çıkarmış hem de failleri yargılayarak
toplumsal barışı inşa etmişlerdir. Uluslararası toplumun en ağır suçlardan biri olarak kabul ettiği
zorla kaybettirmelere karşı küresel ölçekte bir hukuki barikat kurulurken, Türkiye'nin de kendi
yakın tarihiyle yüzleşip, iç hukukunu evrensel insan hakları normlarıyla uyumlu hale getirmesi
gerekmektedir.
Türkiye'de özellikle 1990'h yıllardaki olağanüstü hâl döneminde sistematik bir karakter
kazanan zorla kaybetmeler, kişilerin kamu gücünü arkasına alan yapılarca evlerinden,
işyerlerinden veya gözaltı merkezlerinden alınarak akıbetlerinin karanlıkta bırakılmasıyla
sonuçlanmıştır, insan Haklan Demeği verilerine göre çoğunluğu gözaltında kaybedilenlere ait
253 toplu mezann tespit edildiği bu süreç, yaygın ve ağır bir insan hakları ihlali teşkil
etmektedir. Kamuoyunda JlTEM olarak bilinen yapılanma etrafında örgütlenen yasa dışı
ilişkiler ağı; işkence, yargısız infaz ve faili meçhul cinayetler gibi suçlarla amlmış; bu ağır
ihlaller TBMM'nin Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri ve Susurluk Araştırma Komisyonu
raporlarında da ayrıntılı biçimde belgelenmiştir.
Buna rağmen; Ankara JlTEM, Cizre, Kızıltepe, Dargeçit, Kulp (Alaca) ve Yüksekova
Çetesi gibi sembolik davalar başta olmak üzere, açılan dosyalann büyük kısmı etkin ve
bağımsız
somşturmalar
yürütülmediği
için
cezasızlıkla
sonuçlanmıştır.
Dersim'de
gözaltındayken veya sorgu sürecindeyken katledilen/kaybettirilen Ayten Öztürk ve Nazım
Gülmez; yıllardır akıbeti sorulan Cemil Kırbayır, Hasan Ocak, Rıdvan Karakoç gibi yüzlerce
simge isim bu sistematik sürecin kurbam olmuşlardır. Günümüzde ise Dersim'de organize bir
şekilde kaybettirilen ve üst düzey kamu görevlilerine ilişkin ciddi iddiaların gündeme geldiği
Gülistan Doku dosyası, kamu gücünü arkasına alan yapıların yarattığı cezasızhk pratiğinin
güncel ve çarpıcı bir örneği olarak varlığını korumaktadır.
Dünya tarihindeki siyasi kaybettirme pratikleri incelendiğinde, bu yöntemin özellikle
otoriter rejimler tarafından muhalifleri sindirmek amacıyla kullamidığı görülmektedir. 1970'li
ve 80'li yıllarda Latin Amerika'da, özellikle Arjantin'deki askeri cunta döneminde yaklaşık 30
bin insan, Şili'de ise Pinochet diktatörlüğünde binlerce muhalif gözaltmda kaybettirilmiştir. Bu
coğrafyadaki acı tecrübeler, "Plaza de Mayo Anneleri" ve Türkiye'deki "Cumartesi Anneleri"
gibi adalet arayışlanm doğurmuş, uluslararası hukukun bu suça karşı dönüştürülmesini zorunlu
kılmıştır.
Mevcut Türk Ceza Kammu'nda (TCK) zorla kaybettirme fiili müstakil bir suç olarak
tammlanmamıştır. Bu durum, söz konusu ağır suçun "kasten öldürme", "hürriyeti tahdit" veya
"görevi kötüye kullanma" gibi genel suç kategorileri altında değerlendirilmesine yol
açmaktadır. Bu yargısal pratik ise delillerin toplanmaması ve soruşturmaların sürüncemede
bırakılmasıyla birleştiğinde, dosyaların zamanaşımı gerekçesiyle kapatılmasına ve faillerin
cezasızlıkla ödüllendirilmesine neden olmaktadır.
Bu kanun teklifi ile; zorla kaybettirme fiilinin Türk Ceza Kanunu'nda zamanaşımına tabi
olmayan, müstakil bir "însanlığa Karşı Suç" olarak düzenlenmesi amaçlanmıştır. Böylece
geçmişteki ve güntimüzdeki karanlık akıbetlerin açığa çıkarılması, faillerin yargı önüne
taşmarak cezasızlık kültürünün sonlandıniması ve kalıcı bir toplumsal barışın hukuki
güvenceye kavuşturulması hedeflenmektedir.