Teklifi verenlerin neden gerekli gördüğünü anlattığı bölüm (teklif metninden).
Gerekçeyi oku
Çalışma hakkı, evrensel insan haklarının temel unsurlarından biridir. İnsan
Hakları Evrensel Biidirgesl'nin 23'üncü maddesinde herkesin çalışma, işini serbestçe
seçme, adil ve elverişli çalışma koşullarına sahip olma ve emeğinin karşılığını alma
hakkı güvence altına alınmıştır. Anayasa'nın 49'uncu maddesi de devlete çalışanların
hayat seviyesini yükseltmek, çalışma barışını korumak ve çalışma hayatını geliştirmek
amacıyla gerekli ekonomik ve sosyal tedbirleri alma yükümlülüğü yüklemektedir.
Yurttaşların adil ve elverişli çalışma koşullarında, insan onuruna yaraşır bir yaşam
sürmelerine olanak sağlayacak bir ücret karşılığında çalışabilmeleri, anayasal bir
güvence olmasının yanı sıra Anayasa'nın 2'nci maddesinde Cumhuriyetin temel
nitelikleri arasında yer alan sosyal devlet ilkesinin de doğal sonucudur. Bu anayasal
ve evrensel yükümlülükler uyarınca çalışanların insan onuruna uygun bir yaşam
standardını sürdürebilecek düzeyde gelir elde etmeleri ve asgari ücretin bu anlayış
esas alınarak belirlenmesi hukuki, sosyal ve anayasal bir zorunluluktur.
Ülkemizde asgari ücret ile çalışan sayısı oldukça yüksek düzeydedir. DİSK-AR
verilerine göre Türkiye'de asgari ücretle çalışan işçi sayısı, işçilerin yaklaşık %50'sini
oluşturmaktadır. Bu rakamlara kayıtdışı ekonomide çalışan işçiler dahil değildir.
Türkiye'de son açıklanan resmi verilere göre kayıtdışı istihdam oranı %24,61
seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle asgari ücretle çalışan işçi sayısının 10
milyona yakın olduğunu söylemek de mümkündür.
Bu çerçevede yaklaşık 10 milyon çalışanı doğrudan, ücret düzeyleri üzerindeki
belirleyici etkisi nedeniyle ise çalışma hayatının tamamını dolaylı olarak ilgilendiren
asgari ücretin belirlenme süreci, uluslararası çalışma normları ve Anayasa'da güvence
altına alman çalışma hakkı İle sosyal devlet ilkesiyle uyumlu bir yapıya
kavuşturulamamıştır. Son yıllarda uygulanan ücret politikaları sonucunda asgari ücret,
çalışanların temel yaşam giderlerini karşılayabilecek bir geçim ücreti niteliğini önemli
ölçüde yitirmiştir. 2026 yılı için belirlenen aylık net asgari ücret 28.075 Türk Lirası
düzeyinde bulunmasına karşın, bu tutar dört kişilik bir ailenin yalnızca asgari gıda
harcamasını dahi karşılayamamaktadır. Nitekim TÜRK-IŞ'In Temmuz 2026
araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 36.940 Türk Lirasına, yoksulluk
sınırı ise 120 bin Türk Lirasının üzerine yükselmiştir. Bu veriler, tam zamanlı çalışan
bir kişinin elde ettiği asgari ücretin, ailesinin en temel beslenme ihtiyacını karşılamaya
dahi yetmediğini; barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, giyim ve diğer zorunlu harcamalar
dikkate alındığında ise insan onuruna yaraşır bir yaşam standardından her geçen gün
daha da uzaklaşıldığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
İktidarın TÜİK marifetiyle açıkladığı ekonomik verilere duyulan güven her geçen
gün daha da azalmaktadır. 2018 yılından beri artarak devam eden ve son 3 yı]^
ülkemiz tarihinde görülen en ağır ekonomik krize dönüşen bu ekonomi
bedelinin bir yandan üreten, istihdam yaratan mükelleflere, diğer yandan
geçinen milyonlara, dar gelirliye ve emeklilerimize ödetildiği açıktır.
âoaö
Nitekim, son iki yılda siyasi iktidar asgari ücretin belirlenmesinde satın alma
gücünün korunmasını dahi göz ardı etmiş, asgari ücretin reel olarak erimesini bilinçli
bîr politika hâline getirmiştir. Bunun son örneği, 2026 yılı için belirlenen asgari ücret
sürecinde yaşanmıştır. Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı verilere göre 2025 yılı
sonu tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 30,89 olarak gerçekleşmesine karşın, siyasi
iktidar 2026 yılında bir yıl boyunca geçerli olacak net asgari ücreti yüzde 27 artırarak
28.075 Türk Lirası olarak belirlemiştir. Böylece asgari ücret, daha yürürlüğe girdiği ilk
günden itibaren yıllık enflasyonun 3,89 puan altında bırakılmış; çalışanların satın alma
gücündeki kayıp ücret artışına daha başlangıçta yansıtılmıştır.
Bu nedenle, 2026 yılına girilirken asgari ücretin yıllık enflasyonun altında
belirlenmesi sonucu ortaya çıkan başlangıç kaybının telafi edilmesi anayasal sosyal
devlet ilkesinin bir gereğidir. Nitekim 2026 yılı için net asgari ücret, 2025 yılı
gerçekleşen yıllık TÜFE artışının altında artırılmış; çalışanlar daha yılın ilk gününden
itibaren satın alma gücü kaybıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Buna ek olarak, TÜİK
verilerine göre yılın ilk yedi ayında kümülatif enflasyon %19,86'ya ulaşmış, yıl başında
belirlenen ücretin reel değeri birkaç ay içinde önemli ölçüde aşınmıştır. Yıllık tüketici
enflasyonunun %32 düzeyinde seyretmesi ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının
2026 yıl sonu enflasyon tahminini %26'ya yükseltmesi, yılın ikinci yarısında ücretlilerin
alım gücündeki kaybın daha da derinleşeceğine işaret etmektedir. Bu koşullar altında
asgari ücretin yalnızca geçmiş dönem enflasyonunu telafi edecek şekilde
güncellenmesi yeterli görülmemelidir. Çalışanların yılın geri kalanında enflasyona
karşı korunması, ücretlerin yeniden birkaç ay içinde erimesinin önlenmesi ve ekonomik
büyümenin sağladığı katma değerden emek kesiminin de adil pay almasının temin
edilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede; geçmiş dönem satın alma gücü kaybının
giderilmesi, yıl sonu enflasyon beklentisinin ücretlere yansıtılması ve Gayrisafi Yurt İçi
Hasıla büyümesi oranı kadar refah payının ilave edilmesi sonucunda, 2026 yılının
ikinci altı ayında uygulanacak net asgari ücretin 45.800 Türk Lirası olarak belirlenmesi
zorunlu hâle gelmiştir.
Ancak ortaya koyduğumuz somut verilere rağmen siyasi iktidar. Hazine ve
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından uygulanan ekonomik program yüzünden
açlık ve yoksulluk cenderesiyle boğuşan, ücretli, memur, köylü ve esnaf gibi dar gelirli
gruplar ve emeklilerin satmalma güçlerini bir nebze olsun düzeltmeye yönelik herhangi
bir adım atmamaktadır. Tam tersine siyasi iktidar, geçtiğimiz yıldan bu yana işçi
kesiminin bütün eleştirilerine, asgari ücretle çalışanların kamuoyuna yansıdığı üzere
geçinemediklerine ilişkin haykırışlarına kulak kapatmaktadır.
Bu Teklifte öngörülen düzenlemelerin, her ne kadar toplumsal taraflar arasında
belirlenmesi gereken asgari ücret sürecine müdahale etme anlamına gelse de,
kamuoyunda ortaya çıkan taleplere rağmen siyasi iktidarın harekete geçmemesi
nedeniyle, asgari ücretle çalışanların, enflasyon karşısındaki kayıplarının bir nebzede
olsa giderilmesine yönelik olarak asgari ücretin, 2026 yılının ikinci yarısı için ka
güncellenmesi gereksiniminden ortaya çıkmıştır.
2020
3®
S
Bunun yanı sıra, işveren üzerindeki maliyetlerin yüksekliği, istihdamı artıracak
teşvik mekanizmalarının yetersizliği ve mevcut desteklerin sınırlı kapsamı,
denetimsizliği, işverene düşen prim ödeme sorunu daha da derinleştirmektedir.
İktidarın ekonomi bilimine aykırı ısrarları nedeniyle de 2018 yılından buna yana
yaşanan ekonomik kriz derinleşerek zamana yayılmıştır. Maalesef iktidar, sebep
olduğu krizin faturasını yine halka çıkarmış ve yeni kanuni düzenlemeler yaparak
yurttaşlarımızın vergi yükünü arttıran adımlar atmıştır. Üreticilere, sanayiciye, esnafa
yüklenen vergi ve maliyet yükleri artarken, verilen teşviklerde ciddi düşüşler
yaşanmakta ya da teşvik olanakları zorlaştırılmaktadır.
Bilindiği gibi asgari ücret desteği, işveren üzerindeki mali yükü azaltarak kayıtlı
istihdamı teşvik etmek ve işgücü piyasasını düzenlemek amacıyla uygulanmaktadır.
Ancak, mevcut uygulamanın kapsamı ve yararlanma koşulları, desteğin etkinliğini
sınırlamaktadır.
Mevcut uygulamada, 2026 yılı itibarıyla asgari ücret desteği sigortalı başına
günlük 42,33 Türk Lirası, aylık ise 1.269,90 Türk Lirası olarak uygulanmaktadır. Söz
konusu destek, işverenlerin Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeyecekleri sigorta
primlerinden mahsup edilmek suretiyle karşılanmaktadır. Ancak desteğin kapsamı ve
yararlanma koşulları, uygulamanın etkinliğini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır.
Özellikle 2026 yılından önce tescil edilmiş işyerlerinin destekten yararlanabilmesi için,
2025 yılının aynı ayında Kuruma bildirilen prim ödeme gün sayısını aşmama,
belirlenen prime esas günlük kazanç sınırları içinde kalma ve diğer yasal şartları
eksiksiz yerine getirme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu koşullar, başta küçük ve orta
ölçekli işletmeler olmak üzere birçok işverenin destekten yararlanmasını
güçleştirmekte: istihdamı artırma, kayıtlı çalışmayı teşvik etme ve işveren üzerindeki
prim yükünü hafifletme amacına ulaşılmasını engellemektedir. Bu nedenle asgari
ücret desteğinin kapsamının genişletilmesi, yararlanma koşullarının sadeleştirilmesi
ve desteğin bütün işverenler açısından erişilebilir bir yapıya kavuşturulması çalışma
hayatının ihtiyaçları bakımından zorunluluk arz etmektedir.
Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği, aktüeryal dengenin korunmasına
bağlı iken işverenlere çıkarılan zorlukların ve işgücüne katılım önündeki engellerin
artması, her şeyden önce kayıt dişiliği artırmaktadır. Ülkemizde kayıt dışı istihdamın
yaygınlığı, sosyal güvenlik sisteminin gelir-gider yapısını olumsuz etkileyerek sistemin
sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir.
Kayıt dışı istihdamın artışı devletin prim kaybına uğramasına, sosyal güvenlik
açıklarının artmasına ve çalışanların sosyal hak kaybına yol açmaktadır. Ayrıca, kayıt
dişilik, prim gelirlerini azaltarak sosyal güvenlik sisteminin finansmanında önemli
sorunlar yaratmaktadır.
Kayıt dışı istihdamla mücadelede en önemli sorunlardan biri, denetimlerin
yetersizliğidir. Bu durum, prim tabanını aşındırırken kayıtlı istihdam yapan işletrn
açısından rekabet eşitsizliğine neden olmaktadır. Ayrıca, kayıt dışı istihdam ne
<6^
2026
w
3^
tahakkuk ve tahsil edilemeyen prim alacakları, prim performansına dayalı devlet
katkılarını da azaltmaktadır.
Sosyal sigorta sisteminin aktüeryal dengesi açısından aktif sigortalı sayısının
artırılması gerekmektedir. Ancak, işgücüne katılım oranının düşüklüğü, işsizlik
oranının yüksekliği ve kayıt dışı istihdamın yaygınlığı gibi sorunlar bu dengeyi kalıcı
şekilde olumsuz etkilemektedir.
OECD verilerine göre, Türkiye, işgücüne katılım oranı açısından OECD ülkeleri
arasında son sırada yer almaktadır. 2024 yılı verilerine göre OECD ülkelerinin 15 ile
64 yaş arası nüfusta işgücüne katılım oranı ortalaması %74 iken, Türkiye'de bu oran
%60,6'dır. Bu düşük oran, sosyal güvenlik sistemine prim ödeyen kişi sayısını
doğrudan azaltmakta ve aktüeryal dengeyi olumsuz etkilemektedir.
Kayıt dışı istihdamla etkin mücadele edilmesi, işgücüne katılım oranlarının
artırılması ve denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin
sürdürülebilirliği için elzemdir. Bu bağlamda, kayıt dışı istihdamı azaltıcı
düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve denetim kapasitesinin artırılması ve işverenlerin
işçilik maliyetlerinin düşürülmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemelerin yapılması
gerekmektedir.
Teklifte öngörülen düzenlemelerin uygulanması yaklaşık 1,63 Triyon TL
kamuya ilave maliyet gerektirecektir. Bu yükün önemli bir bölümünün ekonomik etkiler
yoluyla telafi edilmesi beklenmektedir. Düzenlemeyle birlikte işverenlere sağlanan
prim desteği ve teşvik mekanizmalarının güçlendirilmesi sonucunda kayıtlı istihdamın
artacağı, kayıt dışı istihdamın azalacağı ve sosyal güvenlik sisteminin prim tabanının
genişleyeceği öngörülmektedir. Ayrıca ücretlerdeki artışın iç talep, üretim ve ekonomik
büyüme üzerinde yaratacağı canlanma sayesinde kamuya sağlanacak toplam ilave
gelirin 1 trilyon Türk Lirası seviyesine ulaşacağı öngörülmektedir. Bu nedenle teklifin
kamu maliyesi üzerindeki net yükü, ilk aşamada ortaya çıkan brüt maliyetin önemli
ölçüde altında gerçekleşecektir.
Kanun teklifi ile
- Çalışanların asgari geçimini sağlayacak asgari ücretin, 1 Ağustos 2026
tarihinden geçerli olmak üzere, en azından asgari ücretlilerin son 1 yıllık kayıplarını
giderecek bir rakam olan aylık net 45 bin 800 TL. olması,
- İşveren üzerindeki maliyetlerin azaltılması, kayıt dışı istihdamın önlenmesi ve
sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesinin korunması,
hedeflenmektedir.
y